Monday, 24 May 2010

Üretim ve Yönetim Koşullarına Göre Kodlanan “Başyapıt” *

"Artık Bakış Açım Değişti" - Ebru Yetişkin / 2008


Bir başyapıtın, kendi zamanının dinamiklerini içselleştirerek deneyimini evrensel bir formda yeniden sunabilen sanatçının üretimi olduğunu tartışabiliriz. Bir sanat eserinin neden başyapıt olup olmadığı ile ilgili kısır döngüden kurtularak, acaba odağı bir eserin nasıl başyapıt olarak “kodlandığına” ve bu kodlamanın nasıl bir “işlev” gördüğüne kaydırabilir miyiz? Eğer, başyapıtın hangi unsurları tekrar ederek fark yaratmak üzere öncelendiğini incelemeye başlarsak, ille de “biçim”i merkeze alarak sorunsallaştırmalar yapmayı öneren eksenden sapmış mı oluruz? Burada bu sorular ile birlikte yürümeye çalışacağım:

Bugün “başyapıt”, kurallaşmış, sabitlenmiş ve yaygınlaşmış bir sanat dünyasıyla bağ kurarak varlığını sürdürmektedir. Bu güçlü bağ, orta çağ denilen dönemden günümüze erişen anlayışın izlerini taşır. Bir başka ifadeyle, başyapıtın orta çağa dayanan tektipleştirilmiş bir evrensellik ve birlik anlayışından doğduğunu biliyoruz. Bugünün başyapıt anlayışıyla, ortaçağın başyapıt anlayışı arasındaki bağı, üretim ve yönetim koşulları ekseninde yeniden sunabiliriz. Zira günümüzde kimlik politikasının hâkimiyeti hangi unsurlara dayanıyorsa, başyapıt anlayışının da sürdürülmeye çalışılmasının aynı unsurlar ile mümkün olabilmekte olduğu belki de böylelikle ileri sürülebilir.

Başyapıt, ortaçağ denilen dönemde kilise himayesinde yürütülen kolektif bir eylemin ürünü olarak karşımıza çıkar. Bunun nedenlerinden biri ise, bu dönemde sanatçının imzasının bulunmamasıdır. Başyapıt olarak “kodlama” eylemini gerçekleştiren bir kolektivitedir. Kodlama zanaatkâr loncası, lonca üyelerinin tekrar ederek sahip olduğu beceriler ve bağlı oldukları kurumlar ve kişilerle onların değerlerinin oluşturduğu kolektivite tarafından gerçekleştirilmektedir.

Bir başka deyişle, yargılama, tanımlama ve sınıflandırma gücünü ifa eden, birlik anlayışına bağlı kolektif bir niteliğe sahiptir. Soylular, şövalyeler ve lonca başkanlarından oluşan yönetici sınıfın bağlı olduğu kolektivite, kilisenin evrensellik ve birlik anlayışı ile iç içe geçmiştir. Yönetilenlerden biri olarak zanaatkâr/sanatçının, yönetenlerin yargılama, tanımlama ve sınıflandırma gücüne tâbi olması, ağ olarak da nitelendirebileceğimiz kolektif bir çokluk ile bu çokluğu bir arada tutan birliğin birlikteliğine dayanmaktadır. Merkezilik ve çokmerkezliliğin eşzamanlı işlediği bir organizasyon…

Kolektivitenin birlik esasıyla işlediği ve modern-öncesi olarak tanımlanabilecek bir dönemden bahsediyoruz. Yani, aklın ve özne olarak insanın öncelenmesinden, toplumsal yaşamın rasyonalize edilmesinden çok inancın, öznellikler-arasılığın ve birliğe bağlı bir kolektivitenin devingenliğinden bahsediyoruz.

Daha sonra üretim ve yönetim anlayışının modern dönemde değişmesiyle başyapıt anlayışının da dönüşüm geçirdiğini söyleyebiliriz. Modern-öncesi dönemde zanaatkâr ile sanatçı arasında ayrım görülmemesine karşın, modern dönemde zanaatkâr ve sanatçı arasında yapılan keskin ayrımla birlikte o güne kadar yalnızca Tanrı’ya atfedilen yaratıcılık niteliği, kilisenin yargılama, tanımlama ve sınıflandırma gücünden bağımsızlaştırılmıştır.

Böylelikle kentli modern toplumda sanatçı, zanaatkârdan farklılaştırılarak yeniyi yaratabilen bir figür olarak kodlanmış, öncelenmiş ve yüceltilmiştir. Zanaatkar/sanatçının “sanatçı” olarak ayırımlanmasıyla politika, ekonomi, bilim ve sanat arasında çizilen sınırlar sanki birbirinden bağımsız işleyen bütünler olarak değerlendirilerek sektörleştirilmiştir.

Başyapıt, modern öncesi dönemde politik, ekonomik ve düşünsel yaşamı temsil etme gücüne sahip bir ehlileşme unsuru iken, modern dönemde yaratıcı figürü olarak sanatçının imzasıyla tescillenen bu güce ve değişim değerine sahip bir metaya dönüştü.

Prenslerin saraylarına, kent soyluların ise malikânelerinde bulundurmak için biriktirdikleri merak objelerinin yanı sıra soylarını temsil edecek resimlerini yaptırmaları ile başlayan süreçte sanat eseri, alınıp satılan ve koleksiyonu yapılan bir meta değeri kazandı. Kuşkusuz bu metaya sahip olarak aynı zamanda edinilecek ve de tekrar edilecek değerlerin yanı sıra sınıfsal statüyü koruma ve yükseltmeye yönelik arzu, başyapıtın bir arzu nesnesine dönüşmesinde de rol oynadı.
Günümüzde modern dönemdeki başyapıt anlayışının müzeler, müzayede evleri, galeriler ve koleksiyonerlerden oluşan kolektivite tarafından sürdürüldüğünü biliyoruz. Bu kolektivitenin bağlı olduğu birlik anlayışı ise sermayenin evrensel tarihiyle doğrudan ilintilidir.

Buradan hareketle, günümüz başyapıt anlayışını değerlendirirken, modern-öncesi dönem ile bağları yeniden inşa eden bir yönetim ve üretim zihniyetine işaret etmek istiyorum. Bu hususun zor okunacağının farkındayım ama yine de deneyeceğim. Zira tam da bu nedenle modern anlayışa göre tekrarlanıp duran başyapıt önerileri, bir yandan pazar oluşturan metalar olarak kimlik politikalarının da dayandığı hegemonik kapitalist düzenin yerleşmesine ve benimsenmesine aracılık ederken, günümüz için ikircikli bir mesele olarak da tartışılmayı bekliyor.

Günümüzdeki birlik ve evrensellik üzerine tesis edilen aşkınlık anlayışı, modern-öncesi dönemde hâkim olan monolitik Tanrı ve din anlayışından, ulusaşırı sermayenin evrensel tarihine transfer edilmiş gözüküyor.

Bir başka deyişle, “sermayenin evrensel tarihinin ürettiği epistemik birlikten bağımsız bir başyapıt mümkün müdür?” diye de sorabiliriz. Ulusaşırı sermayenin aşkın hâkimiyetiyle güçlü bağı olan bu üretim (tüketim) anlayışı ise kendisini ancak birçok farklı arzunun birlikteliğiyle (association), kümeleşmesiyle ya da kolektivitesiyle var edebilmektedir.

Bugünün başyapıt önerilerinin, sermaye ve sermayenin evrensel tarihi ile kurulan birlik esasının yanı sıra kısmi öznelliklerin kesişmelerinde ortaya çıktığını görüyoruz. Kesişmeler, dinamik zaman/mekânlardır. Başyapıtın kesişmelerde ortaya çıkmasının nedeni ise, sermayenin birliği ile evrensel sermaye tarihine bağlı kolektivite tarafından kodlanan başyapıtın, mübadele yapılabilmesi için yeterli arz olan fikirler ile bu fikirleri temsil eden metaların akışını sağlayan bir bağ olmasından kaynaklanmaktadır. Bu bağ, kullanım-değeri olan bir bağdır.

Bu niteliğiyle başyapıt olarak kodlanan, kolektivitenin ve dolayısıyla kolektivitenin güçlü bağı olan evrensel sermaye tarihinin hâkimiyetini sürdürülebilir kılabilecek bir işleve sahip hale gelir. Sermaye akışını ve hegemonik düzenin üstünlüğüne aracı olan başyapıt, bu yöndeki ihtiyaçlara cevap vermekte, farklı arzuları beslemekte, mevcut üretim (tüketim) ve yönetim zihniyetini uygulanabilir kılmaktadır.

O halde burada sorulması gereken asıl soru, başyapıt olarak kodlanan ve sahiplenilen iş ile nasıl bir üretim ve yönetim biçiminin tekrar edilerek sürdürüldüğü ile ilgilidir.

Antik Anonim Şirketi’nin 7 Mart 2010 tarihinde düzenlediği Modern & Çağdaş Sanat Eserleri 260. müzayedesi öncesi Taraf Gazetesi’ne verdiği röportajda Olgaç Artam,
“Doğru zamanda doğru eseri satışa sunmayı ve sanatçının hak ettiği saygıyı görmesini sağlamaya çalışıyoruz”diyerek sıklıkla duyulan yaygın iki kanıyı tekrar ediyor ve ihtiyaca yanıt veren bir söylemi yeniden üretiyor.

Artam’ın cümlesini ikiye bölerek bir sorunsallaştırma yapmaya çalışacağım.

Bunlardan ilki, “doğru zamanda doğru eseri satışa sunmak”, ikinci ise “sanatçının hak ettiği saygınlığı görmesini sağlamaya çalışmak” ile ilgili.

İkincisi, birincisine gönderme yaptığı için ikinciden başlayayım.Sanatçının hak ettiği saygınlığı görmesini sağlamaya çalışma yargısı, sanatçının haksızlığa uğradığı önermesine ve sanatçının mağdur, müzayedecinin ise mağduru kurtarma amacıyla çalışan iktidar konumuna yerleşmesine yardımcı olur. Türk sanatçıların kültürel özgünlüğünün kazanılabilmesi ve dolayısıyla haksızlığın kurbanı olmaması, değişim-değeri üzerinden inşa edilmektedir. Değişim-değerinin, ihtiyaç duyulan tanınırlık ve saygınlık arzu ve ihtiyaçlarını da teskin edeceği ileri sürülür.

Toplumbilim dergisinin henüz yayımlanamamış “Post-kolonyal Düşünce” özel sayısı için Gayatri Chakravorty Spivak ile yaptığım mülakatta Spivak, kurban olmada da bir güç olduğundan bahsetmişti. Ezilen, mazlum ve mağdur söyleminin tekrar edilerek kullanılmasıyla aslında hegemonik olanın hâkimiyetinin yeniden inşa edildiği ve yeniden sunulduğu bir işleyişten bahsediyorum.

Burası, ulusaşırı sermayenin ticarete yönelik fikri-mülkiyet hedefi olarak kullanabileceği, bilgi üretimine dair bir mevzilenme ve ele geçirme harekâtının yapılabileceği bir zaman ve mekândır. Türk sanatçının değişim değeri üzerinden bir başyapıt kodlaması ile yeniden sunulan eseri, başyapıtın enderlik, teknik ve zihinsel üstünlük, evrensellik gibi nitelikler ile tanınmasına ve onaylanmasına aracılık etmektedir.

Başyapıt, Türkiye’nin Batılılaşma ve çağdaşlaşma altında üstün olarak kodlanana öykünme ve üstün olarak kodlanan kadar değerli olabilme sevdasının araçsallaştırılmasına aracılık etmektedir.

Başyapıt olarak kodlanan, hegemonik gücün yeni pazar (piyasa) yaratmasının yolunu açan bir bağdan ibarettir. İmgenin anlam ufkunun ihtiyaç duyulan ve arzulanan bir dünyayı işaret etmesiyle canlı tutulan ve tetiklenen tartışma ve hareketlilik, sadece ekonomik anlamda değil, politik ve toplumsal ihtiyaç ve arzuların yankılanabileceği bir zemine de böylelikle daha sorunsuz bir şekilde dayandırılabilir. Bu zemin, başyapıt olarak sunulan ve değişime sokulan sanat eseri “ile” inşa edilmektedir.

Başyapıt olarak öne çıkarılan sanat eserinin öncelenmesiyle bilgi üretimine dair bir mevzilenme ve ele geçirme harekâtının yapılabileceği bir zaman/mekân sunulmaktadır. İşte bu zaman/mekân, “doğru zamanda doğru eseri satışa sunma”nın da nedeni gibi durmaktadır.

Başyapıt olarak kodlanan, bu nedenlerden dolayı yalnızca o alanın tarihi için önemli değildir. Başyapıt, klasik sanat tarihinin sınırlarını aşan bir meseledir çünkü başyapıt, geçmişten seçilecek stratejik bir unsurun gelecek inşa etmesine hizmet eder. Başyapıt, aynı zamanda dönemin ekonomik, politik ve toplumsal dinamiklerini kaydetme ve geleceğe aktarma işlevine sahiptir.

Bu nedenle başyapıt olarak hangi eserin kodlandığından ziyade, başyapıt olarak kodlanan eser ile ilgili kodlama sürecinin ve kodlama nedenlerinin sorunsallaştırılması bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır. Yalnızca değişim-değeri esas alınarak başyapıt kodlamasının kabul edilmesi, nasıl bir üretim biçimine dâhil olunduğuna dair farkındalığın önünde bir engel teşkil edecektir.
Burada son bir hususu daha vurgulamak kaçınılmaz duruyor. Bu tartışmada Türk sanatçılarının eserlerinin başyapıt olmaya ehil olup olmaması mesele değildir; bu bizi ilerleme ve kalkınma kaygılarının yönettiği ve eleştirdiğimiz söylemin içine çekecek bir kapandan başka bir şey değildir.

Mesele, sanat eserinin evrensel sermaye tarihinin kurduğu iktidardan kaçarak, bizi ona kendi sorularını sormaya davet eden ender hallerin nasıl üretildiği ile ilgilidir. Mesele, yaratma eylemi ile ilgilidir. Bir fikri olmak ve bu fikri çoğaltma “biçimi” ile ilgilidir. Aksi takdirde başyapıt olarak kodlanan, artifact, yani insan eliyle pratik bir amaca hizmet etmek için üretilen bir şey olmaktan öteye gidemez.

[1]Oral, S. (2010) “Sanat Kuşatma Altında”, Taraf [internet] 6 Mart 2010, "http://www.taraf.com.tr/haber/47295.htm">http://www.taraf.com.tr/haber/47295.htm, Erişim Tarihi 17 Mart 2010.

* Gençsanat Dergisi, Nisan 2010, Sayı 182'de yayınlanmıştır.

2 comments:

tuna said...

Gerçekten kayda değer, hoş bir deneme olmuş. Bu konudaki çalışma ve başarılarınızın devamını dilerim Ebru Hanım. Sevgi ve saygılarımla..:)
Tuna Sağkol

akin said...

Aslında sadece sanatta değil pek çok konuda bu bakış açısının doğru olduğunu hatta pozitif bilimlerde bile bunun tartışılabilir olduğunu düşünüyorum. Bu bakış açısını, kurumsallaşmış/kartelleşmiş düşüncenin "başkalaştırma" sürecinden geri dönülmez bir kayma olarak düşünmek umut veriyor.
Sevgiler.
A.Tolga İlter